Belgrad’da Kış Uykusu

belgrad

Belgrad’da şenlikli, cümbüşlü, renkli yaz günleri geride kalırken sokaklar daha da grileşti ve yalnızlaştı.. Balkanların meşhur soğukları başlayınca kafeler, barlar kaldırımları işgal eden masaları, sandalyeleri kaldırıp içeri aldılar… Sokaklar yalnızlaştı böylece ama Belgrad ıssızlaşmadı. İç mekanlarda renkli hayat tüm hızıyla devam ediyor. Festivaller, partiler, konserler… Özellikle de film festivalleri… Biri bitmeden diğeri başlıyor, sinemaseverler hiç boş durmuyor. Yazın şehrin her köşesinde, sokaklarda yapılan açık hava film gösterimleri festivallerle salonlara taşındı. Önce sosyal ve politik içeriğiyle, Hollywood ve ana akım sinemadan uzak, alternatif ve bağımsız filmlere yer vermesiyle sinemaseverlerin beğenisini toplayan Free Zone Film Festivali, sonra da “Yönetmen Sineması” örneklerini Belgrad seyircisi ile buluşturan “Festival Autorskog Filma”… Bu hızlı film maratonunun kapanış gecesinde ise Nuri Bilge Ceylan’ın “Kış Uykusu” filminin gösterimi ile kısa bir süre için izleyiciye veda edildi.

Belgrad’a taşındığımdan beri festival kuşu oldum başınıza, üstelik bir festivali açıyor diğerini kapatıyorum. Kambersiz düğün olmazmış gibi ben bir festival açılışına ya da kapanışına gitmesem olmuyor. Zaten “Kış Uykusu”nu halen seyredememiş olmanın vermiş olduğu eziklikle, arkadaşım Tanja’nın davetini “nazikçe” kabul ettim. Çok da iyi ettim. Daha salona girmeden kapı önündeki ayaküstü konuşmalarda Belgradlılar kendi aralarında sinema salonsuzluğundan yakınıyor, zaten düşük bütçeli olan film festivallerinin gerçek sinema salonlarında yapılması gerektiğinden dem vuruyor… Bizde durum çok mu farklı?… Birbiri ardına kapatılan sinema salonları, hatta herkesin gözü önünde çürümeye terk edilen AKM. Tanja’nın arkadaşı özel sektörün bu duruma el atması gerektiğini söylüyor, madem Devlet bu işe bütçe ayırmak yerine “Belgrade On Water” projesinin sansasyonel yatırımıyla meşgul, o halde devletten bir şey beklememeli. Evet devletten bir şey bekleme zaten o doğru da, özel sektör ne yapıyor, ve daha da önemlisi nasıl yapıyor diyorum. AVM’lerin üst katlarına taşınan sinema salonlarında festival yapılmasını mı tercih edersin? Sokakla iletişim kurmayan sinema salonlarında nasıl bir festival havası soluyacaksın o zaman acaba? Konuyu değiştirmek için bu sefer Tanja’ya soruyorum;
– Sahi sen şehir plancısısın, ne oldu o proje? Hayata geçirecekler mi?
Tanja hiç oralı olmuyor, “Bana mı soruyorsun?” diyor. Biraz da bıkkınlık var ses tonunda. Neyse ki kapılar açılıyor o sırada ve bari iyi bir yer kapalım ve ağız tadıyla film izleyelim diyoruz.

Tanja’ya Nuri Bilge Ceylan’ı anlatıyorum film başlamadan. Fotoğraf altyapısından geldiğini ve filmlerinde kendini hissettiren görsel bir şölenin yanında bu hareketsiz resimlere uzun uzun bakmaya hazır olmasını söylüyorum. Bu lafın üstüne sisli, puslu, alabildiğine uzanan bozkır görüntüsüyle kendimizi Kapadokya’da buluyoruz. Tanja kulağıma eğilip şöyle fısıldıyor;
– Ben şimdiden sevdim bu filmi.

kis uykusu

Nuri Bilge Ceylan filmi için güzel bir peyzaj seçmiş doğrusu. Ama filmin daha çok sıcacık iç mekanlarda geçmesi insanın içini ısıtıyor. Sobayla ısınan evler, kestane kokusu.. Filmlerin kokusu vardır aslında bilir misiniz? Bunu bana ilk Ağır Roman ile ilgili yaptığım sunumda sevgili Cana Bilsel söylemişti. Okan Bayülgen’in yavaşça esrarı içine çekişi ve sonra dumanı havaya üfleyişi, etrafınızı saran esrar kokusu… İşte bu filmde de benzer birşey var, tıpkı fotoğrafların da kokusu olduğu gibi.

Aslında film daha çok ana karakter Aydın’ın (Haluk Bilginer) kafasında geçiyor demek çok da yanlış olmaz. Daha filmin açılış sekansında pencereden bakan Aydın’a kameranın arkadan yavaşça zoom yapması ve kafasının tüm ekranı kaplamasıyla zaten ben Aydın’ın kafasının içine giriyorum. Diğer karakterlere de Aydın’ın penceresinden bakıyoruz biraz sanki. Hayatındaki herşeyi ve herkesi kontrol etme isteği, hiç kimsenin hiç birşeyi zorla yapmadığından dem vurması, öte yandan zorunluluğa sanki kendi seçimleriymiş gibi itilmişlikleri… Biraz çaresizlikten, biraz korkaklıktan, biraz da güven duygusunu sevmelerinden ama kendilerine güvenememelerinden. Aydın’ın karısı Nihal (Melisa Sözen) işte tam da bunu gözler önüne seriyor. Zaten yıpranmış, tükenmiş bir evlilik var ortada. Nihal evin içinde kendi sınırlarını çizerken aslında kendini daha da tutsaklaştırıyor. Hayır işlerine de meraklı, bir nevi Robin Hood gibi zenginden alıp fakire vermek için didinip duruyor. Beyhude…

Bu bozkırın ortasında birkaç “aydın” insan, tüm sahip olduklarına rağmen çok da sıkıntılı bir durumun içindeler. Can sıkıntısı… Ama İsmail’in (Nejat İşler) oğlu İlyas’ın (Emirhan Doruktutan) bir gün Aydın’ın arabasını taşlayarak camı kırmasıyla birşeylerin yanlış gittiğini anlıyoruz. Ardından herkesin iç dünyası ortaya seriliyor, ama psikanaliz yapar gibi uzun tahlillerle değil öyle. Evet bir divan var arka planda, Aydın’ın kız kardeşi Necla’nın (Demet Akbağ) uzanarak bir şeyler okumayı bahane ettiği, bir yandan Aydın’a yattığı yerden rahat vermediği… Gayet açıkça dile getiriliyor herşey, herkes birbirinin suratına açıkça haykırıyor en cüretkar şekilde. Bazen iş o noktaya geliyor ki, artık duramayıp oturduğunuz yerde kahkahalarla gülmeye başlıyorsunuz. Özellikle Aydın ve Necla arasındaki birbirini didikleme öyle bir taarruza dönüşüyor ki, sadistçe mi mazoşistçe mi bilemediğim garip bir zevk alıyorum bu atışmadan. Ve de Necla’nın son sözüne kesinlikle katılıyorum, Aydın’ınki güzel tirat doğrusu.

Çok iyi bir senaryo, hatta neredeyse tiyatro oyunu izleme zevki veren oyunculuk… Zaten tiyatro o kadar içine sinmiş ki filmin, Shakespeare’den atılan tiratlar, otelin isminin Othello olması, Aydın’ın tiyatroculuk geçmişi ve bir türlü yazmaya başlayamadığı büyük eseri Türk Tiyatrosunun Tarihi… Filmin sonu söylenmez öyle ama Aydın bunu da yapar, filmin sonunda en azından başlığını atar eserinin… ve perde iner!

Nuri Bilge Ceylan bu filmiyle Cannes Film Festivali’nde “En İyi Yönetmen” ödülünü şu sözlerle kucaklamıştı:
“Ödülümü tutkuyla sevdiğim, yalnız ve güzel ülkeme adıyorum”.

Film bitip, salon ışıkları yanarken biz de kendimizi Belgrad’ın yalnız sokaklarına atıyoruz ve Dom Omladin’den çıkan sinema severler ile birden sokaklar kalabalıklaşıyor, güzelleşiyor. Mutlu ama üşüdüğümden sıklaştırdığım adımlarla evime yürüyorum ve filmin belirli kareleri gözümün önünden geçerken uykuya dalıyorum.

İşte O Film

  • Kış Uykusu

    Kış Uykusu

    Nuri Bilge Ceylan'ın Cannes'da Palme D'or kazanan filmi eski bir tiyatro oyuncusu olan Aydın'ın, Anadolu bozkırlarının ortasında, adeta bir kış uykusuna yatmış gibi görünen ıssız bir mekânda, kendisiyle, hayalleriyle, sevdikleri ve taşrayla kurduğu ve düşe kalka sürdürmeye çalıştığı ilişkilerini konu alıyor. Detaylar

Yazar

Evinç Doğan (@evinc-dogan)

Belgrad'da yaşıyor, Balkanlar'dan bildiriyor. Fotoğrafçı, gezgin, kahve tiryakisi, sinefil, göçmen ve göçebe... Okur, yazar, gezer, tozar...

YORUMLAR