Klimt Üzerine: Alegoriler, Arzular, Düş ve İmge…

Klimt

Viyana, 1900’ler: Sanat, Mimarlık ve Tasarım. Gustav Klimt, Egon Schiele, Oskar Kokoschka, Otto Wagner, Adolf Loos… Avusturya Sanatçılar Birliği’nden (Künstlerhaus) ayrılan, Klimt’in başını çektiği bir grup sanatçı… Tarihselci yaklaşım ve akademinin tutucu yapısına tepki olarak ortaya çıkan bir başkaldırı ve kopuş hareketi… Secession.
Klimt için birçok açıdan altın çağı simgeleyen bir dönem. Bizans sanatına referans veren altın varakları cömertçe kullandığı eserleri bir yana, Paris Dünya Fuarı’nda “Felsefe” adlı yapıtıyla altın madalya kazanıyor. Ancak Klimt’in bu başarısı kendi ülkesindeki Viyana’daki Secession sergisinde aynı takdiri görmeyerek, eleştirilere hedef oluyor. Viyana Üniversitesi için tasarlanan fresklerin ilki olan Felsefe ile birlikte “Tıp” ve “Hukuk” adlı freskler müstehcen bulunarak reddediliyor. Klimt’in zevke sefaya düşkünlüğüne dem vurmaya ne hacet. Bugün Viyana’nın Müzeler Bölgesi olarak anılan kesimi, 1900’lerde kırmızı ışıklı eğlence hayatının merkezi konumunda ve entelektüel kesim tarafından da oldukça revaçta. Klimt’in de bu bölgede epey bir vakit geçirdiği biliniyor. En güzel eserlerinin, bugün aynı bölgede, 70’li yıllardan bu yana kentsel soylulaştırma projeleri ile müze ve galeri haline getirilmiş mekanlarda sergilenmesi şaşırtıcı değil.

Raoúl Ruiz’in yönettiği ve John Malkovich’in Klimt’e hayat verdiği, 2006 yılında İstanbul Film Festivali’nde de gösterilmiş olan film, tüm bunları alegorik anlatımıyla gözler önüne seriyor. John Malkovich’in oyunculuğu her zamanki gibi takdire şayan, ancak aynı sene Berlin Film Festivali’nde 130 dakikalık Yönetmen Versiyonunu (Director’s Cut) izleseydim acaba film hakkında düşüncelerim farklı mı olurdu diye merak ediyorum. Filmde aslında Klimt’in kendisinden çok bir izdüşümü yansıtılıyor gibi, gerçek ve sahte olan iç içe, ne zaman gerçek, ne zaman düş bazen ayrımına varmak güçleşiyor. Yönetmenin kendi hayal sınırlarını zorlayarak aktardığı metafor silsilesi içerisinde kaybolup neredeyse şizofren olduğunuzdan şüphe ediyorsunuz. Arada bir yine sanki eksik olmasın diye filmde yer verilen Egon Schiele’nin (Nikolai Kinski) tuhaflıkları da bu atmosferi tamamlıyor. Filmin yarattığı alegori labirentinde film giderek çıkmazlara sürükleniyor ve birçok önemli noktaya sadece şöyle bir değinilip geçiliyor. Klimt’in portre değil alegori olarak tanımladığı eserleri üzerinden aktarılan tartışma, paralel olarak filmde alegoriler ve temsillerle, bazen zorlama da olsa kendini hissettiriyor. Sanki büyük bir şölende her şeyden ayaküstü az-biraz tadıp, yemeğe bir türlü oturamıyoruz gibi.

klimt

Oysa ki konumuz Viyana’daki Secession, büyüleyici Art Nouveau değil miydi? Yer yerinden oynuyordu hani? Habsburg Hanedanı’nın hüküm sürdüğü Viyana’daki ihtişam ise ancak sergi açılışlarında gördüğümüz kremalı pastalar üzerinden görselleştiriliyor. Bir dilim kremalı pasta, estetik ve sanat hakkında atıp tutan Jodl’in çenesini kapatmak için Klimt’in pastayı yüzüne fırlatması suretiyle güzelliği temsil eden bir araç olmaktan çıkartılarak çirkin olanın da işlevsel olabileceği cevabı somut olarak veriliyor (bu küçük ve zevkli sahne form ve fonksiyon arasındaki tartışmaya ve “Arts & Crafts” hareketinin etkisiyle ortaya çıkan “Wiener Werkstätte” hareketine göndermeler yapıyor). Aslına bakılırsa o dönemin sanat ortamı ve etkili isimler üzerine en güzel ve ince bir mizahı da içinde barındıran filmdeki en başarılı sahne bu diyebilirim. Ancak yine pastayı yiyemeden sadece dudağımızın kenarına bulaşan kremasıyla yetinerek hemen bir sonraki metaforik sahneye geçiyoruz. Bu geçişler bazen öyle keskin bir şekilde yapılıyor ki seyirci zaman ve mekandan tamamen kopartılıyor (belki de sözlük anlamıyla kopuş demek olan secession’a yine böyle bir alegori üzerinden referans verilmek istenmiş olabilir).

Klimt

Olaylar-sonuçlar-karakterler arasında ilişki kurmak da haliyle zorlaşıyor. Birçok karakter gölge oyunundaki karakterler gibi perdenin önünden geçip gidiveriyor. Aslında filmin yine metaforik yükleme dolu ancak bir başka başarılı sahnesi de bu ışık-fotoğraf-sinema temalı gölge oyunu sahnesi. Tarkovsky sinemasında doruk noktasına ulaşan (anti)alegorik anlatım tarzı ise bunun çok ötesinde. Tarkovsky’nin kullandığı düşsel imgeler, hayali olanın ötesine geçmeden gerçekliği temsil ediyor, Ruiz’in yapmaya çalıştığı gibi sadece temsil ettiği şeye atıfta bulunup muğlak imgeler yaratmıyor. Film için en fazla yazık olmuş diyebileceğim taraf ise Klimt’in tablolarına bakmak için seyirciye pek fazla fırsat sunulmaması. Klimt’i şövalesinin önünde özellikle de nü modelleri ile çalışırken sıkça görüyoruz, ancak tablolarına anlık kaçamak bakışlarla yetinmek durumunda kalıyoruz. Bu yüzden filmi seyrederken, yönetmenin alengirli hayal dünyasından kurtulup zaman zaman kendi hayal dünyanızı devreye sokmanızı tavsiye ederim.

İşte O Film

  • Klimt

    Klimt

    Yönetmen Raoul Ruiz ile ünlü oyuncu John Malkovich, 19. yüzyılın sonlarından 20. yüzyılın başına uzanan hikayede erotik resimleriyle ünlü ressam Gustav Klimt'i aynı adla beyazperdeye taşıdılar. Detaylar

Yazar

Evinç Doğan (@evinc-dogan)

Belgrad'da yaşıyor, Balkanlar'dan bildiriyor. Fotoğrafçı, gezgin, kahve tiryakisi, sinefil, göçmen ve göçebe... Okur, yazar, gezer, tozar...

YORUMLAR

  1. Serenay (@serenay)

    Son yıllarda John Malkovich’den hoşlanmaz oldum, acaba yine de performansı izlemeye değer mi merak ediyorum.

  2. Evinç Doğan (@evinc-dogan)

    Filmi tek izlenilir kilan malkovich, ona da uzun uzun bakmayi icin kaldirmayacaksa, klimtin bir tablosunu seyretmek filmi seyretmekten daha iyi bana sorarsan :)))

    2