Bizim gibiler için bir yer var hala!

benim-için-üzülme

Sözleri yüreğime işleyen müziğin sahibi! Onu dinledikten sonra Benim için Üzülme (Je Vais Bien Ne T’en Fais Pas) filmini izlememek artık olanaksızdı. Film içinde defalarca tekrarlanan, buna rağmen film bitiminde bir de senaryonun kattığı duyguyla sabaha kadar tekrar tekrar dinlediğim “Aaron’dan – U Turn Lili”… Sanırım yaşadığım sürece en sevdiğim şarkı olarak takdim edilecek kendisi.

Önsözlerim: hiç alışık olmadığınız tarzda bir Fransız filmine hazır olun ve aylar sonra bile üzerine düşünmeye devam edeceğiniz fikrine.

Her açıdan mükemmel bir film, benzeri olamayacak kadar güzel biraraya gelişlerin ürünü; oyuncuların muhteşem doğallığı, fotoğraf karesi görüntüler ve o şahane müziğin hakkını veren bir konu.

benim-için-üzülme

Ergenlikte Sophia Marceau’nun gençlik filmlerine hastaydım, ilk duvar posterim ‘Patlarsam Yanarsın’ serisindendi, bu filmle birlikte onun yerini Melanie Laurent aldı.

benim-için-üzülme

Benim için Üzülme‘nin neticesinde hayatınızı, ailenizi, kardeşliği sorgulayacaksınız. Size bir ayna tutacak. Eğer bir kardeşiniz varsa, ya da kardeş yerine koyduğunuz birileri, mevzu daha çok kanınıza dokunacak, hücrelerinize nüfuz edecek.

benim-için-üzülme

Film, Lili’nin İspanya tatili dönüşünde, ikiz erkek kardeşi Loic’in, babalarıyla tartışıp evi terk ettiğini öğrenmesiyle başlıyor. Müzisyen olan Loic giderken Lili’ye bir şarkı dolusu tavsiyeler bırakıyor. Sözlerinde abimi bulduğum için, müzik beni ekstra ekstra çarptı. Herhalde her insanın hayatını ortaya koyabileceği biri vardır, ilk sıraya koyduğu, ya da çoğu insanın diyelim. Lili’nin üzüntüsü kalbimi çok acıttı. Loic’i hayatı pahasına araması, hastane sahnelerindeki tükenmişliği… Filmi orda durdurdum ve abime onu sevdiğimi yazdım.

benim-için-üzülme

Bu filmle birlikte basit ve sade olana hayranlığım bir kez daha gerekçelerini buldu; verdiği doğallık ve gerçeklik duygusu… Hayatta olduğu gibi; süs sonradan gelendir, ilavedir, abartı gibidir, ya da uyumsuzdur, yanılgıdır, fazlalıktır, gerçeği perdeler… Büsbütün süssüz bu film.

Filmi iki kez izledim. Zaten bu, ikinci tekrarın şart olduğu filmlerden. Sonunu bildiğim halde ikinci izleyiş ızdırap değildi, bilakis özellikle sonunu bildiğim için gerekliydi. Tüm detaylarıyla tüm karakterleri en baştan bir kez daha görmek istedim, artık bu kez farklı bir gözle.

Evet bu da ters köşe senaryolardan, ters köşeden doğrulmanız da hayli zor olacak. Ya da farz edelim ki sonunu tahmin ettiniz, neticede bu olanaksız da değil, yine de kapılıp son dakikalarına kadar sürükleneceksiniz, illa ki derin bir iç çekişle o “Ohaa!”yı savuracaksınız.

Filmi izledikten sonra düşündüğüm şeylerden biri de, “aynı konuyu Türkiye’de çekselerdi, acaba diyaloglar nasıl şekillenirdi?” oldu. Bence Fransızlardaki kadar sakin ve çözüm odaklı bir hikaye çıkmazdı bizden, sanırım herşeyin paldır küldür tartışıldığı, kırıcı aile içi çözümlemeler, çözülmeler, yüksek sesler ve ağıtlar olurdu. Aile içi tepkiler, toplumsal öğretiler.. Dünyanın bir yerinde, aynı mevzuyu başka insanlar bambaşka sonuçlara götürebiliyor. Bu yüzden bu türlü filmleri daha fazla merak ediyorum, bana başkalarını anlattıkları için. Kendimizden sıkıldım, aynı şeyleri tekrarlamaktan. Armut dibine düşmesin, ne anlamı kalıyor bakış açılarımızla tekerrürden ibaret olunca, tutup o armutu fezaya atarım ben, dedesinin adıyla yaşayan dedesine benzeyen değil, şahsına münhasır nurtopu gibi bir ET’miz olsun!

Yine de iç savunuya geçerek, yoksa Fransızlar olayları derinlemesine yaşamıyor ve bunun adı duyarsızlık mıdır? dediysem de kendime, aslında Lili, anne, baba ve Thomas en derinlerde yüzüyordu.

benim-için-üzülme

Hah filme dair bir de şu var ki, gülümseyerek hatırlayacağım bir hissi yaşattı bana, size aynı duyguyu verebilecek miyim bilmiyorum ama bunun için denemeye değer : “Şimdi lütfen kapatın gözlerinizi ve hayal edin. Ağaçlık bir alanda, dandik tek kişilik bir çadırın içindesiniz. Sağnak yağışla karışık ortalığı birbirine katan bir fırtına kopuyor, çadırınız üstünüze çöküyor, sonra paçavra gibi ortalığa uçuşuyor, çırılçıplaksınız, sırılsıklamsınız, göz gözü görmüyor, üşüyorsunuz.” Ne hissettiğinizi not edin ve filmin o sahnesini bekleyin. Hayat böyle birşey, bazen başımıza gelenlere kahrediyoruz ama olayların tesirini bile yanımızdakiler şekillendiriyor.

Bisiklet sahnesi ve Lili’nin bir sözüyle bir pedal geride kalan baba… Çok incelikle yazılmış, çok naif bir senaryo. Her detayıyla insana dokunuyor.

benim-için-üzülme

Babası Loic’e ne yapmıştı ki, Loic ardına bile bakmadan kız kardeşinin çağrılarını cevapsız bırakıp sadece çekip gitmişti? bunu son dakikalara doğru illa ki öğreniyorsunuz. Film boyunca, Kad Merad’ın canlandırdığı o donuk, umursamaz babanın ve psikiatri hastanesinin başhekiminin yüzünün ortasına birer yumruk sallamak isteğiyle yanıp tutuştum. Başhekime, psikopat tedavi protokolleri yüzünden yumruğum bakidir efenim!

En güzel an Thomas’ın son sahnede Lili’ye “Sana birşey söylemem gerekiyor” diye başlattığı cümleydi. Birden bire o sözlerle herşeyin üstünü örttü. İyileştirici, yeniden başlatıcı, acıtan sözcükleri yürekten söküp sonsuzluğa fırlatıcı etkiyle tam zamanında kanatmayan bir finali sağladı.

Yazar

Arzu (@arzu)

Güzel film, sinemanın peşinde koşmayanlardan kendini gizler. (Tarkovski)

YORUMLAR