Cinemala gururla sunar: “Sıfır Teorisi”

Sıfır-Teorisi

Londra’nın barlarında film seyrettiğim çok oldu. Klasik bir pale-ale, yanında patates kızartması, çok da rahat olmayan koltuklar (hatta sıradan bir bar taburesi, şanslıysak bir masa), tabi sonuçta leş bir bardayız… Yine de hiç fena değil hani. Belgrad’da da café-bistro’lardan sonra sinema geceleri yapan gece kulübü fikri bu yüzden hiç şaşırtıcı gelmedi. Cinemala’nın Nisan programındaki ilk film The Zero Theorem (Sıfır Teorisi, 2013). Mekandan ne bekleyeceğimi bilemesem de yönetmen koltuğunda oturan Terry Gilliam’dan beklentim çoktu doğrusu. Gilliam üçlemesinin ilk iki filmi “Brazil” (1985) ve “12 Monkeys” (1995) olunca bakalım çatlak Gilliam bu sefer neyi kurcalıyor yine diye meraklandım.

Gilliam’ın üçlemesinin sonuncu filmi de daha öncekilerde olduğu gibi Orwell’den izler taşıyor. Hiyerarşinin en tepesindeki güç bizi kameralardan gözetliyor. Gelecekteki dünyaya aitmiş gibi gösterilen ancak günümüzde de muzdarip olduğumuz teknolojik dünyada insan ilişkilerinin duygusuzlaşması, insanların yalnızlaşması, yabancılaşma, inanç ve itaat, hayatın anlamına dair varoluşçu sorgulama gibi filmin alttan alta işlediği temalar ise aslında Brazil’i biraz tekrar ediyor gibi.

Sıfır-Teorisi

Başrolde konuşurken İngiliz kraliyet diline özgü birinci çoğul şahıs kullanan Qohen Leth karakteriyle Christoph Waltz yanında filmin karakterleri arasında gelecekteki dünyada erki temsil eden kapitalist şirket Mancom, filmdeki kodlamayla “Yönetim” (Management – Matt Damon), Yönetim’in 15 yaşındaki dahi çocuğu Bob (Lucas Hedges), Qohen’e sürekli “Queen” diye hitap eden süpervizörü Joby (David Thewlis), Qohen’i Yönetim’in direktifiyle baştan çıkaran Bainsley (Mélanie Thierry)

Sıfır-Teorisi

ve son olarak filmde en sevdiğim karakter diyebileceğim Dr. Shrink-Rom (Tilda Swinton) yani Qohen’in hayatın anlamını arayışı ve varoluşçu sorularıyla kafayı yemesi sonucunda Yönetim tarafından Qohen’in dijital terapisti olarak görevlendirilen ve özellikle rap sahnesi ile gülmekten gözümden yaş getiren karakter.

Karakterler kadar, fütüristik filmlerde görmeye alışık olmadığımız derecede renkli bir atmosfer hakim filme. Aslında bu fantastik ve renkli görüntülerin arkasında alabildiğine gri binalarıyla yükselen Londra görüntüsü gözümüzden kaçmıyor.

Sıfır-Teorisi

Her ne kadar sokakta rengarenk ve ucube gibi giyinmiş insanların dolaşması bana gerçekten de cümbüşlü bir sirk gibi olan Oxford Circus’ı hatırlatsa da (metroda giderken bile renkli insanların birden trene doluşmasıyla Oxford Circus durağına geldiğimizi anlardım), iki katlı kırmızı otobüsü ekranda görmemle beraber ise Gilliam’ın yarattığı bir Londra distopyasında olduğuma dair hiçbir kuşkum kalmadı. Oysaki bu distopya, adı üstünde, hiç de mutlu ve renkli bir hayat vadetmiyor. Qohen’in karanlık iç dünyasını görselleştirmek için yaşadığı mekan olarak eski bir şapel seçilmiş. Her ne kadar şapel kasvetli gotik öğeler içerse de bence mekanın fazla eklektik ve fantastik kurgulanmasıyla kesinlikle karanlık, sıkıcı ve boş değil, ancak çok kaotik bir mekan olmayı başarmış.

Sıfır-Teorisi

Film, kaos temasına kaotik bir içerik ve hikaye anlatımıyla adeta lambur-lumbur yuvarlanıyor. Tıpkı Qohen’in her gün bir kere hayalini kurduğu kara deliğe doğru yuvarlanması gibi. Qohen’den ispatlaması istenen Sıfır Teorisi ise yine evrenin yaratılışıyla ilgili hiçlik ve kaos teorilerine gönderme yapsa da olayın felsefik boyutlarını Yönetim’in kendi ağzından öğreniyoruz; her şeyin hiçbir şey olması değil, her şeyin paraya çevrilebilir olması burada asıl mesele. Qohen’den başarması istenen görev yani “0=%100” ise ancak Mancom’un yüzde yüz kar marjı hedefine işaret ediyor olsa gerek. Qohen, varlığının sebebini ona söyleyecek telefon konuşmasını beklerken, Yönetim alaycı gülümsemesiyle Qohen’in bizzat kendisinin teorinin birebir kanıtı olduğunu ve hayatındaki anlamsızlığın telefon hattının öbür ucundaki sese olan bu sarsılmaz inancından kaynaklandığını söylüyor. Ona göre tıpkı birçok insanın tanrı addedilen bir güce inanarak hayatın vadettiğinden daha çok şey istemeleri ve neticede hayatı anlamsızlaştırmaları gibi. Oysaki Qohen’in hayatın anlamına ilişkin sorusunun muhatabı yönetim değil, “çünkü o ne bir şeytan ne de bir tanrı, sadece bir işadamı”. Başlangıçta kaos vardı, ve sonunda da yine kaos olacak.

Sıfır-Teorisi

Her şeyin çatırdamasıyla önünde açılan kara deliğe yuvarlanan Qohen orda kalsa keyfime diyecek olmazdı ama Gilliam insanlığa olan güvenini güzel ve egzotik bir fanteziyle süslemek için filmin sonunu biraz fazla uzatmış. Kimilerini “mutlu son” ile sevindiren filmin finali benim için filmin oturduğu bütün sistemi temelinden çatırdatarak “Nayırrrrrr, N’olamaz! Bu yakışmadı Terry’cim ama yaaaaa!”diye beni sıkıntıya boğdu. Özellikle de Radiohead’ın güzelim “Creep” şarkısının görüntüye uygun olarak Karen Souza’nın sesinden egzotik bir şekilde verilmesi daha kötü olamazdı dedirtiyor. Her ne kadar Brazil ve 12 Monkeys’in başarısı ile karşılaştırılamayacak bir film olsa da bu Gilliam’ı gözümüzden düşürür mü? Kesinlikle hayır! Ama bi daha olmasın…

İşte O Film

  • Sıfır Teorisi

    Sıfır Teorisi

    12 Maymun ve Brazil filmlerinin ünlü yönetmeni Terry Gilliam bu kez varoluşsal acılarla kıvranan, sıra dışı bilgisayar dahisi Qohen Leth’in geleceğin Londra'sında geçen hikayesini anlatıyor. Detaylar

Yazar

Evinç Doğan (@evinc-dogan)

Belgrad'da yaşıyor, Balkanlar'dan bildiriyor. Fotoğrafçı, gezgin, kahve tiryakisi, sinefil, göçmen ve göçebe... Okur, yazar, gezer, tozar...

YORUMLAR