Jules ve Jim değil Catherine

“Seni seviyorum” dedin.
Ben sana, “Bekle” dedim.
“Al beni” diyecektim.
Sen bana, “Git” dedin.

Film Catherine’in bu sözleriyle başlıyor, sonuna doğru aslında ne anlatmak istediği anlaşılıyor.

jules-ve-jim

İzlemediyseniz yazımı sakın okumayın, zira çok sevdiğim bu filmi kemiğini iliğini somurarak yorumlayacağım, bu kez izlemeyene hiç merhametim yok, senaryodaki gizemi korumayacağım, onu her zerresiyle konuşacağım.

İlk duyduğumda adına kanmıştım; halbu ki bu ne Jules’un, ne de Jim’in hikayesi. Bu esas kadın Catherine’nin hikayesi. Filmi defalarca izledim, ama çoğu eleştirenin hissettiğini hissetmedim ben. Mevzu dostlukla aşk arasında bocalamak değildi, yakıştırıldığı gibi bir aşk üçgeni basitliğinde hiç değildi. Bu: bir ilişkinin berabere başlayıp, berabere devam etmesi gerektiğini savunan, bunu sağlamaya çalışırken de, hem eğlenip hem ölüme gidebilen sıradışı bir kadın Catherine’in, erkeklere hayli karışık gelecek olan psikolojisinin özetiydi.

Jules-ve-Jim

Jules’un bir tiyatro çıkışı kurduğu cümleler ve tepki olarak Catherine’in kendini soğukkanlılıkla attığı bir su kanalı; o kadının sonraki hayatında vereceği tüm tepkiler için bir başlangıç noktasıydı. Jules bu cümleleri kurarken, ömrü boyunca bir kadın tarafından süründürüleceğinin ve gıkını bile çıkaracak gücü bulamayarak, herşeye razı geleceğinin bilincinde olsaydı, yine aynı şeyleri söyleyebilir miydi? “Kadının sadakatinin daha önemli olduğundan, erkeğinkinin ikinci planda olduğundan” dem vurup, Baudelaire’in söylediği “Kadınlar kiliseye neden gider ki? Onlar tanrıyla ne konuşabilir ki” sözünü doğrulamasına kadar, esas kadın Catherine film boyunca tüm bu söylemlerini Jules’un burnundan fitil fitil getirdi, ben de dedim ki “oh, yüreğime serin sular”.

Jules-and-Jim-1

Filmi ilk izleyişimden sonra yönetmenini tanımak isteğiyle hayatını kurcaladığımda öğrendim, Truffaut çok zorlu bir hayat yaşamış. Üvey baba ve hafif meşreplik yakıştırması yapılan annesi tarafından büyütülemeyip büyükannesiyle geçirdiği çocukluğunun, öz babasını ancak yıllar sonra bir dedektif sayesinde bulmuş olmasının ve Paris’in hayat kadınlarıyla dolu semtlerinde büyümüş olmasının senaryodaki kadınlara bakış açısını yönlendirmiş olabileceğini düşünürken gördüm ki, film aslında Henri Pierre Roche’un romanından uyarlanmış ve Truffaut’a göre, romanına kıyasla gayet bağnaz senaryolaştırılmış. Truffaut bu kitabı 21 yaşında eline almış ve 8 yılın sonunda henüz 30’unda bile değilken filme dönüştürmüş. Onu asıl etkileyerek filmini çekmeye yönlendiren karakterse, beni de etkileyen Catherine olmuş. Truffaut filmle ilgili bir röportajında “Catherine karakterini gerçek hayatta tanımış olsak sadece hatalarını görmüş olurduk” diyor. Onun da kabul ettiği gibi, hayat kadınlar için her zaman daha zor olmuş ve toplumsal yargı mekanizması olan namus kavramı sadece kadınlar üzerinden yürütülmüş.

jules-ve-jim

Senaryoda, Jules her ne kadar aşık ve herşeye razı bir adam gibi anlatılsa da, Catherine öldüğünde onun omzundan bir yük kalkması, bunun gerçek bir aşk olmadığını kanıtlıyor. “Aşk sahip olmak değildir, evet” diyerek, Jules’u film boyunca bitmeyen aşkıyla anlamaya çalışırken, tüm süreçte gösterdiği sabırdan ötürü ona saygı duyarken; aslında görünen o ki yıllarca Jules Catherine’i bir duygusal yük olarak taşımış. Keşke karakterler hakkında daha çok şey bilseydik, çünkü bu şekilde bir sürü yakıştırmada bulunup, bir sürü çocukluk hikayeleri diziyorum onların bu beklenmedik sıradışı tepkilerini çözümlemek için. Catherine’in nasıl bir babası olduğundan, kaç kez aldatılmış olabileceğine ve Jules’un özgüvensiz bir adam olmasına sebep olabilecek tüm olasılıklara kadar bir sürü sebep arıyorsunuz, karakterlerle empati kurup, onlara garip bir şekilde sempati duydukça. Jim ise bağlanma sorunu olan ıssız bir adam zaten, bu kısım çok tanıdık değil mi? Bu hikaye Türkiye sorunsalı :) Bekleyen ama ne beklediğini bilmeyen, konuşmayan, zamanı erteleyen, gizemli ama pasifize halleriyle vicdanen rahat olan bu yıkıcı adamlar…

Catherine Jules’un evlenme teklifini değerlendirirken şu cümleleri kuruyor:
“Çok kadın tanımamışsın, oysa ben çok erkek tanıdım. Bu bir denge sağlayabilir. Dürüst bir çift olabiliriz belki de.” Filmin en güzel sahnesini oluşturan köprüdeki yarış sahnesinde erkek kılığına girmiş olduğu gibi, tam bir erkek kafasında Catherine.

Jules-ve-Jim

Jim bir Fransız, Jules’sa bir Alman. 1912’lerin ve sonrasının canlandırıldığı bu filmde, 1. Dünya savaşında karşı cephelere düşen iki dostun en büyük korkusu birbirlerini öldürmek. Savaşta öldürdüğünüz kişi dostunuz değilse sorun yok öyle mi? Ya da savaşta öldürdüğünüz kişi, koşullar farklı olsa dostunuz bile olabilirdi. Velhasıl savaş dediğin her şekliyle büyük bir ahmaklık.

jules-ve-jim

 

Filmde kadına atfettikleri gibi “kadın doğal olunca çok kötüdür” değil, “kadın doğal olunca, asıl seçendir, bu da erkekler için yeterince kötüdür”, “kadın rol yapmıyorsa, erkek için hayat çok zordur” olmalı işin aslı. Çünkü tabiatın getirisi gereği “Kadın seçen, erkek seçilendir”. İnsanın erkek cinsi, tabiatla çatışıp erkek egemen toplum yaratmaya çalışsa da; erkeğin kolay etkilenen cins, kadınınsa bir aciziyetten dolayı rol yapmadığı sürece gerçek doyumun peşinde olduğu gerçeğini kabullenmek zorundayız. Kadın daha zor mutlu olandır, çünkü tüm yapısı ‘hayatta kalabilecek, en güçlü ve doğru genleri’ seçmek üzere kodlanmıştır. İnsan, aşkı vesile edip bu kodlamayla savaş vermektedir, o ayrı :)

jules-ve-jim
Herşeyi olduğu gibi aktaran film, ahlakçılar için fazlasıyla rahatsız edici olmalı. Çünkü, seyircide benzer etkiler bırakmayı hedeflemiş, kadın erkek ilişkilerini konu alan ağır sanatsal filmlerdeki gibi gizemli bırakmamış duyguları, birşeylerin arkasına gizlenmemiş, patır kütür konuşturmuş karakterlerini.

jules-and-jim

Jim ve Jules’un her ikisinin de arkadaşı olan Albert’in, bir ziyaretlerinde onlara antik kazılarda bulduğu eserlerin resmini göstermesi bu aşk sandıkları şeyin temellerini atıyor. Resimlerden birinde bir heykelin tebessümü her ikisini de etkiliyor, o kadar ki sonrasında onu yakından da görme isteğiyle heykelin bulunduğu yere kadar gidiyorlar. Jules ve Jim eğer günün birinde benzer bir yüz ifadesine sahip bir kadınla karşılaşırlarsa, bu kadına ebediyete kadar bağlı yaşamaları gerektiğine karar veriyorlar. Bu kadın Catherine, ama içimden geçen bu arayışta onlara şu şarkıyla karşılık vermek “aşk bu değil, yapma güzel”.

Jules-ve-Jim

Kadınlardan katalog yapan ve hayatlarıyla diledikleri gibi oynama özgürlüğüne sahip olduğunu sanan bu iki adama ceza niteliğindedir Catherine’in varlığı.

Filmdeki şahane görsel şölen, kesinlikle basit ve sade çekimin bir sonucu. Gereksiz detaylarla süslenmemiş ama aynı zamanda çok fazla yoğun olan bu film, düşünce bombardımanına uğratıyor insanı. Sahne dondurma tekniğiyle Truffaut bir sürü fotografik esere vesile olmuş, bunun çok etkileyici bir teknik olduğundan hiç şüphem yok artık. O pozları defalarca, tekrar tekrar izledim. Bir dönem filmi değil Jules et Jim, tüm zamanların filmi. Filmdeki şarkı, “le tourbillon de la vie” doğal bir sesle, filmin özeti niteliğinde olan, dinlemelere doyulmayacak samimiyette sözlere sahip.

Bu filmde roller tezat, erkekler kadın kadınlar erkek gibi davranıyor. Yaratılmak istenen belki de tam olarak bu histir, erkek olsaydı Therese için ya da Catherine için ne düşünürdünüz, çapkın mı? Yoksa şimdi onlar tam da birer orospu mu? Sigaralı lokomotif numarasıyla erkekleri tavlama maharetindeki küçük anarşist kız Therese, filmin başında Jules ve Jim ile tanıştığı sahnedeki gibi, rüzgar nereye savurursa oraya giden korkusuz, meraklı bir çocuk. Kısa rolüne rağmen fazlasıyla akılda kalıcı bir karakter.

– Catherine: insanların beni anlamasını istemiyorum.

Çünkü ne yaman çelişkidir ki, anlaşılan herşey gizemini kaybedince çekiciliğini de kaybediyor. Aslında birbirimizi anlamazsak mı ilişkiler ebedi olur, başarılarının devamını diliyorum insanoğlu :)

Prof: Ne olacaksın ?
Jim : Diplomat olacağım.
Prof: Bir servetin var mı?
Jim : Hayır, yok
Prof: Yalana kaçmadan soyadına ünlü bir isim ekleyebilir misin?
Jim : Hayır
Prof: öyleyse diplomatlıktan vazgeç.
Jim : Peki o zaman ne olmalıyım?
Prof: Meraklı ol
Jim : Bu bir meslek değil ki.
Prof: Henüz değil, seyahat et, yaz, tercüme yap. Her yerde yaşamayı öğren. Hemen şimdi başla. Gelecek, profesyonel meraklılarındır. Fransızlar çok uzun süre sınırlarının içinde kapalı kaldılar.

Bu keyifli diyalog zihinlere kazınmaya değer, çünkü ‘merak’ yaşam enerjisinin öz hakiki yakıtı.

Jim-ve-Jules

Teşekkürler Truffaut; o dönem için ve bu dönem için zorlu bir konuyu nefret uyandırtmadan canlandırdığın ve sinemaya ilham (Amelie) kaynağı olan başyapıtın için.

İşte O Film

  • Jules ve Jim

    Jules ve Jim

    Birinci Dünya Savaşı sırasında Paris'te iki arkadaş Jules ve Jim aynı kadına aşık olurlar. Catherine'in dahil olduğu hikaye arkadaşlık ve sevgi üzerine uzun yıllar sürecek bir yolculuk. Detaylar

Yazar

Arzu (@arzu)

Güzel film, sinemanın peşinde koşmayanlardan kendini gizler. (Tarkovski)

YORUMLAR

  1. fikretcan (@fikretcandemir)

    izlemeyen sakın okumasın demişsin,onun için izleyince okudum….sonuç: Catherine gibi arkadaşım olsun 1 milyon borcum olsun :)

    1
  2. Arzu (@arzu)

    Amelie’nin gördüğü sineği gördün mü :)

    1
  3. fikretcan (@fikretcandemir)

    evet,Jim öpmeden önce :) sinek irisi desek daha doğru :))

  4. Arzu (@arzu)

    Truffaut’un gizlenmiş mesajı