Michael Jackson ölerek şaşırtmıştı bizi…

        Şu sıralar ahşap döşemede tıkırtılar duyduğumda hemen dönüp odanın kapısına bakıyorum; kimseyi göremeyince o anda aklıma geliyor…

Bir şekilde hayatımın yeni bir evresinde olduğumu hissediyorum; gidenler, kalanlar, yeni öğrendiklerim, deneyimlerim, duyarlılığım, büyüdüğüm şeylerle ilgili olarak…

            Uzandığım yerden pencereden gelen caddenin gürültüsü gittikçe uzaklaşıyor; tek düzeliği odamda her an gördüğüm tüm nesnelerin bildik, tanıdık anlamıyla birleşiyor; hayatımın bir parçası oluyor.

2009 yazında Michael Jackson öldüğünde sarsıldığımı hissetmiştim.

Buna şaşırmıştım elbette; medyadan, yapıp ettikleriyle ilgili –ister istemez- kimi haberlere ya da televizyon izlerken bir müzik kanalında kısa bir an duyduğum şarkıları yüzünden öğürecek gibi olurdum.

Ne şarkıları, ne de kendisi ilgilendirmiyordu beni.

(On altı yaşın eşekliğini saymazsak tabii.

Çünkü o sıralar bilinçli seçimlerim yoktu; çok dinlenen her şeye eğilimim vardı.)

O yaz yatağımda tembelce uzanıp,  büyülenmiş gibi mtv izlediğimi anımsıyorum.

Karanlık bir fon ve arka planda biten bir plağın tek düze sesi, hışırtısı duyuluyordu; çok geçmeden de isim ve bir tarih grubu beliriyordu ekranda.

Bana sarsıldığımı hissettiren ve her şeyin birbiriyle ilişkisini olduğunu, The universe –universal dedikleri şeydi bu; Michael Jackson 1958 – 2009…

 

Bununla beraber, yeterince önemli olmasalar bile kaybolup gittiklerinde anlıyorsunuz aslında hayatınızın bir parçasının ölüp gittiğini…

Ağabeyimin iti, evde dolaşır serin bulduğu yere postu sererdi.

Arada bir kapıma gelir içeri girmeden ordan beni izlerdi.

Alıştığım, alıştığı bir cümlem vardı ”Get out!”

Bunun üstüne dönüp uzaklaşırdı.

Aramızda sessiz bir anlaşma vardı, artık odama, yatağıma işeyip sıçmıyordu.

Nadiren küfrederek seslenirdim; ”Seni gidi aşağılık sürüngen”

Kuyruğunu sallayarak odamın kapısına gelirdi.

Kısa bir süre başını okşar ve kovardım.

Son zamanlarda kovmama bile gerek kalmamıştı, başını okşadıktan sonra dönüp giderdi; otur dememişsem.

Bunu dediğimde ayaklarımın dibinde otururdu.

Hayatımda her şeyle barışmam gerektiğini fark ettiğim, küçük bir bilgelik kırıntısı yakaladığımı hissettiğim, edindiğim, aydınlandığım bir dönemdi sanırım.

Tüm “The Universe” ile barışmanın aslında kendinle barışmak anlamına geldiğini öğrendiğim…

Tahta döşemede ki sesler yüzünden dönüp kapıya bakmanın sonucu hep aynı oluyor şu sıralar; kimseyi göremiyorum ve o anda kızgın güneşin altında hiç kıpırdamadan yatarken üstüne toprak döküldükçe her santimi kaybolan ağabeyimin itini sonsuzluğa uğurladığım anı…

           

                Bir sabah, saat altı sularında irkilerek uyandım ve odanın kapısında dikilen ağabeyimi gördüm.

Şaşkın bir hali vardı.

Bana İt’in öldüğünü söyledi.

Yataktan fırlayıp “Şaka mı bu!” dedim.

Sonra onu odanın ortasında yatarken buldum; hiç kıpırdamıyordu.

O sabah arada bir gezdiren bir arkadaşımız ısrarla gezdirmek istemiş, ağabeyim de izin vermiş buna.

Sonra kucağında onunla eve dönmüş.

Halaskargazi caddesinde Ticari bir taksi çarpıp sürüklemiş onu.

Tuzla Aydınlı köyünde hayvan mezarlığına gömdük onu.

Üzüntümüzü sessizce yaşadık, onun bizim için bir aile bireyi olduğunu insanlara ifade etmek pek kolay değildi çünkü.

Bir daha asla bir köpeğimiz olmayacak, sanırım yeni birini kabul etmek konusunda pek yürekli değiliz…

Aslında şunu demek istiyorum: Evrenle, onun her zerresiyle barışın ki, kendinizlede barışıp affedebilesiniz her şeyi, herkesi ve kendinizi…

 

 

Yazar

metover (@metover)

Masumiyet çağım geride kaldı...

YORUMLAR

  1. Arzu (@arzu)

    Micheal Jackson’ı çok severdim, ilk yabancı albümümüz Bad’di, babamın bize hediyesiydi.

    2