BEYİN YAKAN FİLMLER- 5

The Possesion, histerinin tanımı gibi bir film. Hikayesi duygusal gerçekliklerin rahatsız ediciliği üzerine kurgulanmış. Gayet aklı başında başlayan ama sonra sürreal bir hal alan konusu içerisinde, her cümle ve her cisim anlam yüklü olduğu için, seyircisini ağırlıklı olarak bu sembolleri çözümlemeye – yani bulmacasını çözmeye yöneltiyor. Bu tür filmleri sevmeyen, herşeyin yerli yerinde ve aleni olmasını isteyenler için çıldırtıcı düzeyde boğucu olabilir. Beni bile zorlamış ama sevmeme engel olamamış bir beyin yakandır.

Film 1981 yılında Polonyalı yönetmen Zulawski tarafından Berlin’de çekilmiş. Türk seyirci için türklerin yaşadığı bir sokakta göze çarpan sürpriz duvar yazısı bir sahneye damgasını vuruyor.. yönetmen onun farkında mıydı acaba?… Beni filmde tutan sebeplerden biri de o olmuştur diyebilirim sanırım..

The Possesion’daki  muhteşem oyunculuğu Isabella Adjani’ye, 1981’in Cannes film festivalinde en iyi kadın oyuncu ödülünü ve en iyi kadın oyuncu Cesar’ını (Cesar: Fransa’nın ulusal film ödülleri töreni) kazandırmış.

Yönetmenin tüm filmleri kendi ülkesi Polonya’da bile yasaklı filmler arasına girmiş, sansürlenmiş-veya gösterimi engellenmiş..The Possesion adına yasaklanmayı gerektirecek güncel gerekçe göremiyorum, zamanının değer yargılarından kaynaklanmış olmalı.

Film, Marc ve Anna çifti üzerinden, çözülmekte olan evlilikleri, kadın erkek ilişkisinin yıkıcılığını, insanların bilinçaltlarına itilmiş karanlık yüzlerini, onları fantastik ögelerle bezeyerek gözler önüne seriyor. Bence bunu asap bozacak kadar da iyi yapıyor. Gerçek dışı atmosferi içinde korkunç düzeyde gerçekçi duygular taşıyor. Karakterler ayrılık sürecinde yüzleşmelerle umutsuzluğun ve zayıflıklarının farkına varıyor, güvensizlikleri artıyor ve bu da duygularının akışını tamamen bozarak onları aşırılıklara sürüklüyor ve tanınmaz hale getiriyor. Öyle değil midir zaten; insanlar hayatları boyunca sürekli olarak kendilerinden yeni birşeyler yaratıp birşeylerini de yok etmezler mi? Bu filmde buna ilave olarak yapılan bir tanrı tanımı da var. Tanrının varlığı film boyunca sorgulanırken vardığı netice: tüm davranışlarımızla bizler tanrının birer yansımasıyız oluyor. İyi ya da kötü tüm davranışlarımızla.

Benim adıma filmin en güzel sahnesi yazının kapağında da kullandığım görseldi. Anna ve Marc’ın konuşmak için bir araya geldikleri cafede, aynı masaya bile oturamayacak kadar yabancılaştıkları atışma anları.

Filmi çektiği sırada boşanma aşamasında olan yönetmenin, ayrılmak üzere olan çifti anlatırken kendi duygularını yansıttığını tahmin edebiliyorsunuz.

Anna’nın, gitmesine de kalmasına da engel olan duygusal çıkmazları neticesi geçirdiği tüm o sinir krizlerine ilave,  metro istasyonundaki düşük sahnesi(!), o enfes sahne, film tarihine geçmiş olmalı. O güzelim kadın bu kadar korkutucu olmayı nasıl başarabilmiş hala aklım almıyor.

Sevdiğim bir Anna repliğini şuraya iliştirip kaçıyorum , Marc’la tartıştığı bir sahneden;

-Sanki bana doldurulması gereken boş bir yermişim gibi bakıyorsun.

İşte O Film

  • Possession

    Possession

    Kocasından boşanmak isteyen genç kadın, artarak devam edecek rahatsız edici davranışlarda bulunmaya başlar. Aldatma şüpheleri çok daha şeytani olaylara kapı açar. Detaylar

Yazar

Kemik kadın (@kemikkadin)

Toplumsal dönüşüm (iyiye devrim) istiyorsak başlangıcı tartışacak güçte olmalıyız; herşey kadının gerçekliğinden uzaklaşmasıyla başladı..

YORUMLAR

  1. Kemik kadın (@kemikkadin)

    Bu arada filmdeki doğa üstü korkunç yaratıktan söz etmeyi unutmuşum :)

    6