Kendine yolculuk

           Herkesin hem fikir olacağı Before Sunrise filmine benzerliği onu hiç zedelememiş; Hans Weingartner‘in yönetmenliğiyle 303 çok sürükleyici bir diyaloglar filmi. 

Jan ve Jule;

biri, insanların yıkıcı ve güvenilmez canlılar olduğunu düşünen bir erkek ,

– diğeri, insanları sevginin ve doğayla kurulacak olan işbirliğinin huzura erdirebileceğini düşünen bir kadın,

benzin istasyonundaki tesadüfi bir denkleşme sonrası, bir 303 karavanla beyin fırtınalı bir yol arkadaşlığı başlatıyorlar. Yolculuk boyu manzaralar enfes. Ve film müzikleriyle harika eşleştirilmişler. 

Filmin insanı zorla bir romantizme sürükleme hali yok, bu da filmi yorucu olmaktan ve samimiyetsizlikten korumuş. Basit bir kurgu, ama tartışılan çok fazla konu.

Hikayesinden tahmin yürüterek bugünü adına çıkarım yapalım dersek, Jan güler yüzüne rağmen çok zor görünen ama duygularıyla da çok masum bir adam. Babası tarafından sevilmediği için, kendisini sevilmeye değer bulmayan, ve aşık olmak için kendisini sevmeyen kadınları seçerek, onların gözünden kendisini de sevmeye çalışırken, hep terk edilmiş ve aşkı tekrar tekrar var etmekten kaçamasa da insanlara karşı çok güvensizleşmiş. Bu güvensizlik ona, Jule’a karşı kararlı bir şekilde savunduğu tüm o savunma mekanizmalarını geliştirtmiş. Gorillerden sonra evrimin çok da yol katetmediğini ve aslında insana atfedilen tüm duyguların çıkarsal gerekçelerden türediğini savunurken, aklımızı cezbedip ikna edebileceği kuvvetli ve dayanaklı mantıklar yürütüyor. Jule bile bir noktadan sonra ona hak veriyor.

Jule yine de insanın rekabetle ve kavgayla değil, işbirliği ve sevgiyle hayatta kalabileceğini, doğanın ancak mutlak uyumlu canlılara yaşama şansı tanımasından dolayı kapitalizmin bu tersine işleyişle sonumuzu hazırladığını, bizleri soyu tükenmiş Neandertallere benzetmeye çalıştığını, halbu ki gerçek atalarımız olarak kabul edilen Cro-Magnonlardan geldiğimiz için bugünlere kadar sağ salim taşınabildiğimizi anlatarak direniyor. 

İnsan poligamik midir? Seçimi yaptıran uyumlarımız mı, uyumsuzluklarımız mı? Birbirine benzemeyen bağışıklık sistemlerinin çekim gücüne mi aşk diyoruz? Aşk sadece dayanıklı genlerle üremek için seçilimi yapma dürtüleri mi? Yoksa insanın fiziksel güçsüzlüğüne rağmen dinazorların başaramadığını başarabilmiş olması, hayatta kalabilmiş olması sevgiyle kurulmuş uyumdan mı kaynaklanıyor? 

Herşeyin bitebileceğini kabullenerek, bugünü samimiyetle yaşamak.

Bu filmin sonuna benden notlar : İnsanlık tarihi hakikaten kan banyosu. Ve görünen o ki hayatta kalmayı başarabilmesi hariç, yıkıcılığıyla insan kötü bir kurgu. Binlerce yıldır her şey aynı gibi. Ama evrimin ağır da olsa değiştiriciliğini yok saymasak… Hissettiğimiz şu huzursuzluklar bile başka yol arayışlarının kapısında olmaktan kaynaklanıyor olamaz mı? İnsan ölümlü ve endişelerle yüklü bir canlı olarak ya içindeki endişeleri haz odaklı yaşayarak susturabilir, ki bunun belirli aralıklarla tekrarlanmasında bile zamanla yetersizlik ve değişecek ‘kendilik duygusu’ yaralayıcı olmaya başlayacaktır,

ya da benliğini kapsülünden çıkarıp sevgiyle özgürleştirerek, paylaşarak huzurlu kalabilecek.

 

– Jule : Nazik bir dokunuş binlerce stres hormonunu öldürüyor.

Babamın hep söylediği gibi, adamlar iki oyuncuyla film gibi film yapmışlar. İki oyuncu da tüm duygularıyla çok sahiciler ; Mala Emde, Anton Spieker.

 

Yazar

Arzu (@arzu)

Güzel film, sinemanın peşinde koşmayanlardan kendini gizler. (Tarkovski)

YORUMLAR